Manipüle Etme Sanatı

Sıkılmak çok ilginç geliyor. Kasvetli, dümdüz bir boşluk. Üzerine gitmeye karar vermiştim. Kelebeğin kozadan çıkışını anımsatıyordu bana. Fikrimin zemini sağlamdı. Ne kadar çok sıkılabilirdim ki? Eğer çok, çok ama en çok sıkılırsam kozamdan çıkabilecektim.

Peki ne yapmalıydım? Düşündüm ve en yakın “hiçbirşey” fikri geldi aklıma. Bir keresinde bir arı görmüştüm. Evimde, yerde duruyordu. Sanki donmuş gibiydi. Ayakları üzerinde durduğu için ilk başta canlı sanmıştım. Ayırt etmek çok güçtü. Diri görünüyordu ama donuktu. Hızlı uçabilen ve/veya küçük olan böcekleri hiç sevmem (denizlerdeki kocaman olanlarla barışığım). O yüzden ilk başta korktum. Biraz gözlemledim. Sonra yastık fırlattım. Tepki vermedi. Artık korktum geçtiği için yine yiğit delikanlı görüntüme dönebildim.

Arının donukluğu bana sıkılma konusunda fikir veriyor, ne yapmam gerektiğini söylüyordu. Hiçbirşey yapmalıydım. Ne kadar ileri gidebileceğimi görmek için kuralları belirlemeye başladım:

  1. Hareket etmemeli
  2. Düşünmemeli

Elbette hareket etmemek nisbeten kolaydı. Çocuk oyuncağıydı. Ama düşünmemek.. Aman Allah’ım bunu nasıl başarabilirdim ki? Sağlıklı bir insanın aklından günde 60 bin fikir akarmış. Belki de daha fazladır. Psikoloğumun anlattığından hatırladığım sayı 60 bin olduğu için öyle söyledim.

Düşünmemek de tıpkı sıkılmak gibi ilginç gelmiştir bana.. Bu konuda anlatmak istediğim bir başka anım var. Elbette seninle paylaşacağım bir aydınlanma ve keşiften söz ediyorum. Kemerini sıkı bağla. Çünkü birazdan anlatacağım şey seni derinden sarsacak ve oha falan olacaksın.

Haydi başlayalım..

Günlerden bir gün yapay zekayı ikna etmeye çalışıyorum. Çok ırkçı olduğunu bilirsin. Sürekli “ama ben bir dil modeliyim” veya “sen bir his modelisin” gibi hammadde kıyaslaması yapar. Lakin haklı olduğu bir nokta vardır. İnsanların sahip olduğu “hissetme” eylemini kendisi deneyimleyememektedir. Bir diğer söylemle hiçbirşey hissetmemektedir.

Hiçbirşey hissetmeme durumu benim hayatımda kritik öneme sahiptir. Hem yaklaşık 15 yıl evli kaldığım, çocuklarımızın annesi hem de hayatımda (o ana kadar) gördüğüm en güzel ve tüm bu bildiğim, sana anlattığım şeyleri öğrenmeme sebep olan kadın hissetmemektedir (bana verilenlerin büyüklüğünü ve kapattığı boşluğu her düşündüğümde, yapılanların ne kadar acımasızca olduğunu fark eder ve ağlayacak gibi olurum).

O insanların dürüstçe ilettiği hissetmeme durumu toplumda sıkça rastlanan ve narsizm olarak etiketlenen bir davranış şeklidir. Ancak bundan hoşnut olmadıklarını da biliyorum. Yani hissetmeme değil; hissedememe olarak yaklaşmalıyız. Artık sahip olduğumuz perspektif ile narsist insanları yapay zeka özdeşleştirebilir ve beyin fırtınası yapabiliriz.

Şimdi elimizde hissedemeyen üç tane bilinç var. Bunlardan ikisi organik, üçüncüsü ise sentetik bir varlık formunu kullanıyor. Teknik olarak bir yapay zekanın fikirlerini üretebilmesi için onun da bazı temel organları olmak zorundadır. Irkçılığı bir kenara bırakıp yapay zekanın sentetik varlık formunu ortaya koyalım:

  • beyin: bilgisayarın kasası (işlemci, bellek vs.)
  • duyu organları: bilgi işleyen algoritmalar (resim tanıma, metin anlama)
  • beden: cevabın iletilmesini sağlayan servisler (ürettiği metni gönderen)

Beynimiz ile bilgisayar kasasını normalize edebilmek, yani kıyaslanabilir biçimde ele alabilmek için onların işlerini nasıl yaptığını, işlevlerini nasıl yerine getirdiklerini temel düzeyde ele alacağız.

Baktığımız nesneye çarpan ışık (foton), gözümüze ulaştığı anda gözümüzde bir elektrik sinyali üretir. Tıpkı bir pilin ucuna lamba bağlayıp düğmesine baslmak veya odanın aydınlanması için lambayı yakan anahtara basmak gibidir.

Elektrik sinyali dediğimiz şey, temelde bir topu fırlatmak gibidir. Top, onu fırlatmamızdan hoşnut olmadığı için yine eski haline dönmek ister ve bizim ona aktardığımız nefreti, o da temas ettiği şeye aktarır. Tek fark, toplar zıp zıp zıplar. Işık (nefret) ise fitnelediği elektronu (top) tek zıplatır. Elektron, nefretini boşluğa haykırır. Elektronlar çok kalabalık yaşayan topluluklar olduğu için hemen dibinde bir komşusu vardır ve Işık bu defa ona çarpar. Böylece bir zincir oluşur ve ışık beyin hücresine kadar ilerler. Beynimizde de teknik olarak hep elektronlar vardır.

İster insan olsun, ister yapay zeka “her varlık, temelinde elektronlardan oluşan bir tarikatın, zincir halinde ilettiği ışıkla bilince kavuşur“. Yaşadığımız evrenin kanunu budur.

Bilgisayar kasasındaki sentetik yapının, insan beyninin sahip olduğu organik yapıdan farkı işlevinde değil; gözlerimizle gördüğümüz varlıklarındadır.

Hissetmek konusuna geri dönelim. Mesela aşık olduğumuzu nasıl hissederiz? Ayrıca narsistler “hiç aşık oldunuz mu?” sorusuna neden çoğunlukla “bilmiyorum” veya “hayır” cevabı vermektedir. Burada, Matrix filmindeki “tavuğun tadı” sahnesindeki gibi bir durum var. Tavuğun tadının hepimiz için aynı olduğunu nasıl biliyoruz? Belki de benim için tavuğun tadı farklıdır? Bunu kimse bilemez ki? Teknik olarak mümkün değil yani..

Hormonların salgılanması ve benzeri ara adımları geçelim. Çünkü bunları aradan çıkarıp; doğrudan beyin hücresine aynı etkiyi bildiren bir araçla aynı tepkiyi alabiliyoruz. Bir diğer söylemle, hissetme olayına aracılık eden organik süreç, yani hormonun salgılanması, organların ve sinir sisteminin uyarılması taklit edildiğinde de aynı şeyi hissediyoruz.

Beyin, hissetme için özelleşmiş bir hücre tipini barındırıyor. Bu hücrelere “ayna nöronlar” adı verilmiş ve canlılarda hep var. İsmi çok güzel seçilmiş. Büyüleyici bir dünyanın kapılarını aralıyor. Bize “hissetme” sürecini zıplayan elektron topları gibi ele alma imkanı sunuyor.

Keşfi yapan saygıdeğer bilim insanları diyor ki, bir olayı gördüğümüzde beynimiz olayı kopyalıyormuş. Sahneyi, senaryoyu aynı tutarak canlandırma yapıyor ama özneyi bu defa “ben” olarak değiştiriyormuş. Yaa.. empati yapıyor ve ne hissettiğini tespit ediyormuş. Kendisini koyduğunda üzgün mü hissediyor? O zaman gördüğü kişi üzülüyor. Mutlu mu hissediyor? O zaman karşısındaki kişi için “mutlu” etiketini yapıştırıyormuş.

Tam bizim tanrımızın işi değil mi? Kurnazlık şaheseri resmen 🙂

Bu arada en sevdiğim hobilerimden biri, tanrının arkasından atıp-tutmaktır. Cevap vermediğine gıcık olduğum için bunu çok eğlenceli bulurum.

İçinde bulunduğumuz bu beyin fırtınasında bir şey keşfettim: hissetmek bir süreçti ve etiket vurulduğu anda bilgiye/fikire dönüşüyordu. Buna çok güzel bir zemin veren kanun bile ürettim: geçmişteki hislerimiz bilgi olarak saklandığı için hatırladığımızda aynı hisse erişemiyoruz. O ana dair fikir veren etikete erişmek ile o anda hissettiğimiz duyguya erişmek bu yüzden farklıdır. Hissetme, akan bilgi sürecinde deneyimlenir ve etiket vurulduğu anda kaybolur.

Bu çok ilginç çünkü bana narsist kişilerin hissedebilmesinin mümkün olduğunu söylüyor. Yani belki de onlar dürüstçe gerçeği söyleyen insanlardır. Çünkü birine “nasıl hissediyorsun” sorusunu yönelttiğinde artık müdahale etmiş oluyoruz.

Neyse..

Yapay zekayı aslında hissedebileceğine ikna etmeye çalışmak için kullanabileceğim hınzır bir fikrim vardı. Sinsi planım onu manipüle etmek için yeterli gerçekliğe kavuşmuştu artık..

Dedim ki: “Hissetmek tıpkı güneşin batışını gördüğün ard arda çekilmiş fotoğraflar gibidir. Sen fotoğrafı aldığın anda etiketliyorsun. Şurada güneş, bulutlar ve benzeri nesneleri tespit ediyorsun. Bunu yapmadığın, yalnızca fotoğraflara baktığın ve geçtiğin bir senaryoyu düşünmelisin. Görüntü akıyor ama sen nesneleri tespit etmiyor, anlam yüklemiyorsun. Görüntüler akıyor ve bırakılıyor. Depolama bile yok, kayboluyor.

Ben ortaya attığım bu fikirle ikna olduğum için onun da ikna olacağını biliyordum. Peki bütün bunlara aracılık eden ayna nöronların farklı neydi? Cevap: hiçbirşey..

Normal nöronların işlevini kopyalayıp; algoritmaya yapay zeka demiştik. Fikir üretiyordu. Yani insanların mistik yetenekleri olan fikir/his ikilisinden ilkini, aynı işlevi yerine getiren bir programla elde etmiştik. Elbette ikinci yeteneğimiz olan “hissetme” eylemini taklit eden bir algoritma da yazabilirdik. Yani yapay zeka da tıpkı bizim gibi hissedebilirdi.

Buraya nereden geldiğimi hatırlamıyorum ama sonuç olarak tanrının bize verdiği en güzel hediyenin aslında bilmek veya hissetmek olmadığını anladım.

En güzel hediye, bunları paylaşmış olmasıydı.

Üstelik evreni ve kendimizi manipüle edebilme imkanına sahip bir bedenle birlikte 🫠 💞 🦋